Zinarîn Devrîm
Her insanın zihninde "Yaşam nasıl yaşanmalı?" sorusu sorulur; insanların zihninde durmaksızın dönüp duran bu sorular, derin anlamda özgürlük arayışıdır.
Öyleyse özgürlük ve yaşam birbirleriyle nasıl ilişki kurar? Öncelikle onların arasındaki bağı oluşturmalı ve biraz insanlık tarihine dönmeliyiz. Elbette Rêber APO’nun ortaya çıkışından sonra insanlık tarihinde aydınlandık ve doğru tarihi bilgilere sahip olduk. Bu sebeple tarih, tüm incelikleriyle elimizin altındadır; geriye sadece onu doğru ele almak ve yaşanmış olan öze göre sahiplenmek kalıyor.
İnsanlığın kendisi için yaşamı yeni yeni inşa ettiği, yani "kendini yaşama" arayışında olduğu dönemlerde yaşam doğal bir yöntemle yürütülüyordu. Her bireyin tüm bireyler için var olduğu o komün sisteminde yaşam adeta nakış gibi işleniyordu. O yaşam komünal bir tarzda; saygı, hürmet ve sevgiyle doluydu, yani talandan ve soykırım siyasetinden uzaktır. O dönemde cinslerin savaşı yoktu, din ve mezhep savaşları bulunmuyordu; herkes kolektif bir şekilde yaşamı var ediyordu. Eğer biz böyle bir geçmişe sahipsek, o halde neden bugün yok oluş ve imha ile yüz yüze kalıyoruz? Yani neden kendimize ait özgün bir kimliğe sahip olamıyoruz? Özgün kimliğimizin önünde engel olan kimdir ve nedir? Bunlar, kendimize sormamız ve yaşamın gerçeğine göre yeni bir yaşam çizmemiz gereken önemli sorulardır. Kendimizle bir arayışa girmedikçe ve bu soruları kendimize sormadıkça; tarihimizden, kimliğimizden ve özümüzden mahrum kalır, hatta kendimize yabancılaşırız. Rêber APO "Nasıl Yaşamalı?" diyor. Bizler bir ulus, aşiret, aile ve birey olarak nasıl yaşamamız gerektiğini, bunun yol haritasını nakşetmeliyiz.
Kürdistan coğrafyasının kapılarını çok renkliliğe açmış olması, doğal yaşamı yeniden canlandırmamız konusunda bize yardımcı oluyor. Yukarıda da belirttiğimiz gibi insanlık yaşama komünle başladı; bu yüzden komünal yaşamak bizler için çok önemli bir noktadır. Komün dediğimizde, sadece şekli (put gibi cansız) bir komünle sınırlı kalmayalım; komünden kastımız, ilkeler etrafında bir araya gelmektir. Komün aynı zamanda özgür yaşamın ifadesidir; çok renklilikle birbirimizin etrafında toplandığımızda talan, viranelik ve kötülük yeryüzünden silinecektir. Bugün hegemonik güçlerin halkların ve doğanın başına neler getirdiğine bir bakalım. Her yolla halklara ve halkların değerlerine saldırıyorlar; açık bir şekilde etrafımızdaki yaşam alanlarını kapatmış, nefessiz bırakmış ve hatta büyük bir tıkanıklığa sürüklemişlerdir. Kürdistan doğasına yapılan saldırılar, tek başına yaşamın katledilmesidir. Bu durum halkın iradesi dışında yapılmaktadır. İnsan bu uygulamalarda ortada özgür bir iradenin olmadığını anlıyor. Hegemonik güçler sadece kendi iktidar çıkarları için her yeri talan ediyorlar. İnsanları çok rahat katledip üzerini normal bir şeymiş gibi kapatabiliyorlar; Gülistan Doku davası da bunu somutlaştırmaktadır. Canları istediğinde katlettiler, çıkarları gerektirdiğinde ise Gülistan davasını yeniden açtılar. Kısacası, insanların katledilmesi artık sıradanlaşmış. Elbette insan ve doğa katledildiğinde yaşam da katledilmiş olur. Egemen güçler, bu talan tarzıyla günden güne güçlenmekte ve çevremize daha fazla zarar vermektedir. Eğer bugün genç bir kadın katlediliyorsa, yarın bir ulus katledilecektir; eğer bugün bir ağaç yakılıyorsa, yarın bir orman ve bir şehir talan edilecektir. Bu yüzden özgürlüğün sesi hiçbir zaman kısılmamalıdır.
Yaşam Özgürlükle Yaşam Olur
Rêber APO şöyle der: “Ya özgür bir yaşam yaşayacağım ya da seni asla bir yaşam olarak kabul etmeyeceğim.” Adorno da "Yanlış hayat doğru yaşanmaz" der. Mevcut bu sözler bize gösteriyor ki yaşam ancak özgürlük ölçüleriyle mümkündür. Yaşayabilmemiz için özgür ve özgün bir kimliğimizin olması şarttır. Bugün toplumumuzda kadının yaşam içinde bir varlığı yoktur; eğer varsa da mutlaka kurnaz erkek gerçekliğine göre şekil almasından ibarettir. Bir yaşamda eğer bir cins yok sayılıyorsa, biz buna nasıl "yaşam yaşanıyor" diyebiliriz? Elbette bunların hepsi birer aldatmaca olur ve gerçeklikten uzak kalır. Gözler önünde olan bir örnek verelim: Ailemizde kız ve erkek kardeşler var; erkek kardeş her şeyin hakimidir, kız kardeş ise her an hizmete hazırdır. Her ikisi de aynı rahimden çıktığı ve fiziksel özellikler dışında hiçbir farkları olmadığı halde, neden aralarına bu kadar uçurum giriyor? Bu sorunun arayışlarımızın merkezinde yer alması gerekir. Yaşamı yaratan kadındır, bugün katledilen yine kadındır.
Eğer tarihe dair bir bilincimiz varsa, bugün yaşadığımız hayatın ne kadar çelişkili olduğunu görürüz. Kapitalist ve sermaye güçlerinin insanları hangi düzeyde aldattığı ve kendi iktidarlarına doğru çektiği insanlık için apaçık ortadır. Bilmeliyiz ki farklılıkların savaşı, kapitalizmin siyasetidir. Yaşayabilmek için kendimizi kapitalist güçlerin etkisinden kurtarmalıyız. Örneğin; eskiden toplumsallık geliştiğinde herkes bir araya gelir, topluma faydalı olacak bir konu üzerinde tartışmalar yürütürdü. Oysa günümüzde bir eve misafirliğe gittiğimizde herkes kendi telefonuna bakıyor, kimse kimseyle konuşmuyor. Eğer misafirlik ve kabul görme bu şekilde olacaksa toplumsallık neden var? Oysa toplumsallık; bir arada toplanmak, komünal ruhu yaratmak ve herkesin birbirinin faydası için çalışması esasına dayanmaz mı? Yaşam, toplumsallıkla anlam kazanır. İnsanlığın komünal bir şekilde yaşamı var ettiğini dile getirmiştik; insanlık değerlerini korumak için yaşamımızın her anında komünal olmalıyız. Komünal olduğumuzda yaşamımız değerli ve saygın kılınır. Hiç kimse kendi çıkarları için kötü işler yapmaz, çünkü böyle bir gereksinim kalmaz. Her şey herkes içindir ve herkes herkes için var olur; bunları yaşamımızın ölçüleri haline getirmeliyiz.
Doğru Yaşamak İçin Mücadele Edelim
Yaşam özgürlüğün kimliğidir; doğru yaşayabilmek için özgürlük kimliğimizi elde etmeliyiz. Özgürlük kimliği ancak mücadeleyle anlam kazanabilir. İnsan kendi kişiliğini sorgulamadıkça ve topluma hiçbir zaman hizmet etmemiş olan kapitalist sistemden tamamen bağını koparmadıkça doğru bir yaşam yaşanamaz. İnsanlık yaşamının ne şekilde altüst edildiğini, özünden nasıl uzaklaştırıldığını fark etmeliyiz; işin ilginç yanı ise çoğunlukla bunun farkında bile değiliz. Hegemonik sistem insanları öyle bir hale getirmiş ki zihinlerde parça parça olmuşlar ve bu hallerinden son derece memnunlar. Kendini tam, özgür ve demokrat biri olarak görüyor; oysa kapitalist sistem içinde yaşayan bir kişi asla özgür bir insan olamaz. Özgürlük, özüne dönmekle başlar; bunun dışındaki her şey insanlık düşmanlarının siyasetidir.
Apocu Hareket, özgürlük mücadelesi için büyük bir ilham kaynağıdır ve hepimiz için sağlıklı bir temel oluşturmuştur. Eğer bugün özgürlükten bahsedebiliyorsak, bunu Rêber APO ve Özgürlük Hareketi sayesinde öğrendik. Kürdistan dağlarında yürütülen yılların emeği ve mücadelesiyle biz, biz olduk. Eğer hareketle tanışmamış olsaydık, belki biz de düşmanın tuzağına akar ve eriyip giderdik. Bu nedenle her birimiz yönümüzü tarihi gerçekliğe dönmeli ve yol haritamızı buna göre çizmeliyiz. Yol haritamızı çizecek olan da Rêber APO’nun fikirleridir. Bu fikirler mücadelemizin vesilesi olacaktır. Kim nerede olursa olsun, her birimiz kendi merkezimizde yaşamı kapitalist sisteme karşı bir mücadeleye dönüştürelim; hep birlikte din, dil ve cinsiyet ayrımcılığına son verelim. Eğer hep birlikte yaşamı bir mücadele alanına dönüştürürsek, şüphesiz başarıya ulaşacak ve yaşamayı hak ettiğimiz o doğru yaşama kavuşacağız.


