4. Bölüm

İnsanlığın Beşiği Mezopotamya ve Neolitik Devrim

Yeryüzünde insanlık tarihinin gelişim seyri incelendiğinde, Homo sapiens dışında farklı insan türlerinin de yaşadığı görülür.

Bunlardan biri, fiziken ve biyolojik olarak oldukça gelişmiş olan Neandertallerdir. Neandertaller, bilindiği üzere insanlık tarihinin yaşamış en güçlü ve en iri cüsseli insan türü olarak kabul edilir. Mekânsal olarak isimlerini Almanya’daki Neander Vadisi’nden almış olsalar da asıl köklü tarihsel izlerine Başûrê Kurdistan’ın Hewlêr kentinde yer alan Şanidêr Mağarası’nda (Şikeft) rastlanmıştır. Bu mağarada bulunan 34 bin yıl öncesine ait fosiller, bu coğrafyanın ne denli köklü bir insanlık hafızası barındırdığını kanıtlamaktadır. Göçebe bir yaşam tarzına sahip olan Neandertaller, avcılıkta uzmanlaşan ilk insan türüdür. Çetin Buzul Çağı şartlarında yaşadıkları için vücut yapıları oldukça tüylü ve iri burunludur. Aynı zamanda el sanatlarındaki ustalıklarıyla bilinen zeki bir topluluktur. Yeryüzündeki fiziki varlıklarının çok uzun sürmediği iddia edilse de genetik araştırmalar günümüz insanında hâlâ Neandertal genlerinin bulunduğunu doğrulamaktadır. Nesillerinin tam olarak nasıl tükendiği bilinmemekle birlikte, Homo sapiens türüyle uzun süre aynı dönemde yaşadıkları ve çiftleştikleri bilinmektedir.

Dünyadaki son nesil olan Homo sapiens, yani bizim türümüz ise evrimsel gelişimini tamamlamış hem analitik zekâyı hem de duygusal zekâyı simbiyotik (ortak yaşamsal) bir bağla birlikte kullanabilen yegâne varlıktır. Homo sapiens, "düşünen insan" anlamına gelir. Akıl ve mantık gücünü tam kapasiteyle pratikleştirebilen bu son türün zihinsel yapısında duygusal zekâ ile analitik zekâ iç içe geçmiştir. İnsan türünü tamamlayan temel olgu, düşüncenin somut bir fikir ve zihniyet haline dönüşmesidir.

Duygusal zekâ, evrensel ve doğayla uyumlu bir düşünce tarzıdır. Tüm canlıların doğasında refleksler, güdüler ve doğal algılar kapsamında mevcuttur; hesap kitap yapmadan, ileriye dönük çıkarcı tedbirler almadan gelişen, tamamen doğanın kendi ritmine yaslanan bir zihniyettir. Buna karşın analitik zekâ; olaylar üzerinde uzun süreli yoğunlaşabilen, plan yapan ve hesaplayan bir mantık sistemidir. Kurgusal tasarımlar yapabilme gücüne sahip olan analitik zekâ, ahlaki ve politik bağından koparıldığı an günümüz dünyasında savaş, yıkım ve kaosu katbekat artıran bir canavara dönüşmüştür. Yaşadığımız teknoloji çağı, analitik zekâyı yapay zekâya evirterek doğal toplumu tamamen tüketme aşamasına getirmiştir. İnsanlığın ve toplumsal doğanın özgür yarınları için, analitik zekâ ile duygusal zekâ arasında optimal dengeyi sağlamak hayati bir zorunluluktur.

 

Biz insanlar aklımızın ve zihniyet gücümüzün farkında değiliz. Önderliğin bu konudaki "Aklınızı yeterince kullanamıyorsunuz" eleştirisi son derece yerindedir. Aklımızı ve fikrimizi özgürlükçü bir bilinçle donatarak toplumun yararına sunduğumuzda, toplumsal doğayı yeniden ayağa kaldıracak gelişmeler yaratabiliriz.

 

Mezolitik Çağ ve Neolitiğe Geçiş Eşiği

 

Mezolitik Çağ, Paleolitik (Eski Taş) ile Neolitik (Yeni Taş) çağları arasında köprü görevi gören bir ara dönem, yani Orta Taş Devri’dir. M.Ö. 20. ve 14. yüzyıllar arasında, son buzul çağının kırılma sürecinde yaşanmıştır. Bu çağ, Mezopotamya ve dünya insanlığı açısından muazzam ve olumlu gelişmelere tanıklık ettiği için adeta bir "halka çağ" niteliğindedir. Buzulların erimesiyle birlikte toprak, tüm zenginliği ve bereketiyle verimli hale gelmiştir. İnsanlık bu evrede hayvan besiciliğini öğrenmiş, yabani otları tanıyarak tarımın ilk adımlarını atmıştır. Hewlêr ve Colemêrg bölgelerinde bu çağın ürünlerine ve kalıntılarına sıkça rastlanmaktadır. Önderliğin, "Mezopotamya insanlığın beşiğidir" tespiti, Buzul Çağı’ndan çıkan insanlığın hayata tutunduğu, toplumsallaştığı ve tarihteki ilk büyük gözle görülür devrim sahnesini bu topraklarda kurduğu gerçeğine dayanmaktadır.

Bu tarihsel yürüyüşün en büyük adımı ise dilin gelişimidir. Sembolik ve taklide dayalı işaret dilinden, kelimelerin ve seslerin ahengine dayalı gelişkin bir dile geçmek binlerce yıllık amansız bir süzülüşün sonucudur. İnsanlığın ortak kültürü ve kimliği haline gelen dil; toplulukların anlaşmasını, birbirini tanımasını ve zihnin muazzam bir hızla gelişmesini sağlamıştır. Dil, öz savunmanın, kendini ifade etmenin ve toplumsal hafızayı korumanın en temel yöntemidir. Tarih, bu simbiyotik halkalar zinciriyle ilerlemiştir. Dilin çıkışı, insanlık tarihinin ilk büyük zihniyet devrimidir.

 

Neolitik Çağ: Toplumsallık ve Ana-Kadın Ekseni

 

M.Ö. 12. ve 4. bin yılları arasında yaşanan Neolitik Çağ, Yeni Taş Devri olarak da adlandırılır. Bilim dünyasında bu tanımı ilk kez 1930 yılında Gordon Childe geliştirmiştir. Neolitik Çağ, insanlığın doğal toplum ahlakıyla yaşadığı, ancak aynı zamanda bu doğal yapının sarsılmaya başladığı bir sınır çizgisidir. Bu döneme kadar insan toplulukları arasında kurumsallaşmış savaş, kırım ve kurnazlık yokken, Neolitik Çağ’ın sonlarına doğru insanlık adına ilk olumsuz, hiyerarşik vakalar da baş göstermiştir. Önderlik bu çağ için hem "Tarım Devrimi" hem de "Neolitik Devrim" tanımlamalarını kullanır. Burası, Toplumsal Doğanın zirveye ulaştığı altın çağdır.

Yerleşik yaşama geçiş bu süreçte, Toros-Zagros dağ sisteminin eteklerinde kurulan ilk köylerle başlamıştır. Evcilleştirilen keçi, koyun ve domuz gibi hayvanların sayısı bu dönemde çoğalmıştır. Yabani bitkilerin keşfi ve tarıma kazandırılması zenginleşirken; ilk buluş, ilk tadım ve hangi bitkinin şifalı hangisinin zehirli olduğunu öğrenmek uğruna binlerce ana-kadın denemeler esnasında yaşamını yitirmiştir. İşte bu yüzden Önderlik, Ana-kadın etrafında şekillenen Neolitik Devrim’i doğrudan "Kadın Devrimi" olarak adlandırır. Arpa, buğday, bezelye, üzüm gibi temel besinler ve doğal tıpta kullanılan şifalı bitkiler bu dönemde kadının emeğiyle keşfedilmiştir. Buğdayın keşfi ve onun taşlar arasında ezilip pişirilerek ekmeğe dönüşmesi, insanlık tarihinin en büyük buluşudur. İlk buluş ve ilk keşif, bilimin ilk nüvesidir ve ana-kadın bu yaratıcılığını asla kişisel mülkiyet konusu yapmamış, doğrudan toplumsallaştırarak bütüne mal etmiştir.

Toplumun öncüsü olan Ana-kadın, bu yaratıcı bilincini ve koruyucu gücünü tarih boyunca maruz kaldığı tüm ataerkil saldırılara rağmen günümüze dek sürdürmeyi başarmıştır. Kadının tüm çabası; toplamak, doyurmak, örgütlemek, korumak ve sahiplenmek üzerine kuruludur. Bu evrensel özellikler, anneyi doğal olarak toplumsal yaşamın merkezine yerleştirir. Toplayıcılık ve koruyuculuk misyonu, topluluğun ana etrafında kenetlenmesini sağlamış ve bu muazzam yaratıcılık ana-kadını tarihsel hafızada "Tanrıçalaştırmıştır". Kadın ile toplumun bir tutulduğu, kutsallaştığı dönem bu dönemdir; kadın ile doğanın sarsılmaz birliği bu tarihe dayanmaktadır.

Bu belirleme bizim için sarsılmaz bir devrimci ölçüdür: Önderliğin belirttiği gibi, "Kadınlar ya kendilerini Tanrıçalık mertebesine ulaştıracak bir bilince kavuşturmalı ya da egemen sitem içinde bir hiç olmaya mahkûm kalmalıdırlar." Ya bütünüyle toplumsallaşarak tüm güzelliğimizi ve emeğimizi halkımıza adayacağız ya da sistemin girdaplarında yok olacağız. "Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için" felsefesi, kadın kimliğinin ahlaki ve politik bilincinden doğmuştur. Hareketimizin bugün esas aldığı ahlaki ve politik ölçüler ile Neolitik Çağ’ın o doğal toplum ilkeleri aynı tarihsel pınardan beslenmektedir. Parti olarak, toplumsal doğanın bu saf ilkelerini kendimize rehber edinmek zorundayız.

Toplumsallık insana has bir varoluş biçimidir. Önderlik, tüm canlıların özünde bir öz savunma mekanizmasının var olduğunu belirtir ve buna en güzel örnek olarak "dikenleri vasıtasıyla kendini koruyan gül felsefesini" verir. Bu bağlamda, biyolojik olarak yeryüzünün en korumasız ve zayıf varlığı olan insanın, herkesten daha fazla toplumsal öz savunmaya ihtiyacı vardır. Tek başına doğada hayatta kalamayan insan, ancak toplumsallaşarak ve ahlaki bağlar kurarak güçlenebilir. Tıpkı kendini tek başına savunamayan bazı kuş türlerinin sürü halinde hareket ederek muazzam bir savunma modeli geliştirmesi gibi, doğanın her alanında farklı öz savunma formları mevcuttur. Kürtçedeki Dayik (Anne) kelimesindeki "Da" kökü ile Xwedawand (Tanrıça) kavramındaki "Da" kökü, doğrudan "veren, kendini feda eden, kendinden öte çevresini var eden" anlamına gelir. Hayvanlar aleminde annelik güdüsü kısa süreli bir besleme ve eğitme dönemini kapsarken (örneğin bir kedinin yavrusunu avlanma aşamasına getirene kadar eğitmesi), insanda bir annenin çocuğunu büyüterek kendi ayakları üzerine getirmesi en az yedi yıllık kesintisiz ve derin bir emeği gerektirir. Neolitik Çağ’ın ana-kadını artık bireysel bir varlık değil, doğrudan toplumun kendisidir.

 

Klan Yapısı ve Doğal Toplum İlkeleri

 

Kadın eksenli Neolitik Çağ’ın en dinamik toplumsal yapısı klandır. Klanlar genellikle 15-20 kişiden oluşan homojen yapılardır. Önderlik, "Klan, toplumun ilk hakiki kimliğidir" der. Klanın yaşam tarzına baktığımızda, ana-kadının şefkatli, adil ve ekolojik tarzını net bir şekilde görürüz. Klan tamamen anne etrafında kenetlenir. Burada avcılık salt karın doyurmak amacıyla yapılır; asla bir tahribat veya zevk aracı değildir. Yavru hayvanların öldürülmemesi, olgunlaşmamış bitki veya meyvelerin koparılmaması klanın en temel ahlaki-ekolojik ilkesidir. Bu dönemde mülkiyet, evlilik kurumu ya da "baba" kavramı henüz gelişmemiştir; soy ana üzerinden yürür. Kadın, toplumsal ihtiyacın ve yaşamın devamlılığı gereği ilişki kurar ve çocuk doğurur. Yaşam bütünüyle eşittir.

Klan zihniyetinde Animizm (Canlıcılık) felsefesi esastır. Bu felsefeye göre doğadaki her şeyin bir ruhu vardır ve her şey birbirine bağlıdır; insan ile doğa, kadın ile erkek, çocuk ile anne arasında tam bir denge, kusursuz bir armoni mevcuttur. Doğaya zarar vermek, topluma zarar vermekle eşdeğer görülür. Hiyerarşi ve tahakkümün olmadığı bu kolektif yaşam biçimi hakkında Şehit Ali Haydar Kaytan (Hevalê Fuat) yoldaş şu tarihi tespiti yapmıştır: "PKK bir klandır." Evet, hareketimiz tarihsel kökleri itibariyle özgür bir klandır ve bizler de bu kutsal klana, halkımıza hizmet etmek amacıyla buradayız. Halkımızın sömürgecilere ve egemenlere muhtaç kalmaması için bu topluma hizmet borcumuz vardır; aynı şekilde bizler de bu özgürlük klanının birer parçası olduğumuz sürece anlam kazanabiliriz.

Klan toplumunda ahlaki ilkeler çelikten bir sertliğe sahiptir, tavizsizdir; ancak politik uygulama alanında son derece esnek, yapıcı ve kucaklayıcıdır. Bugün hareketimizin ideolojik çizgisi de tam olarak bu diyalektiği esas alır: İlkede kararlılık, politikada esneklik!

Klan Toplumunun Temel Ahlaki İlkeleri:

  1. Doğayı, ekolojiyi ve kendi toplumsal varlığını öz savunma temelinde korumak.
  2. Her alanda mutlak ve koşulsuz eşitliği esas almak.
  3. Özgürlüğü toplumsal varoluşun yegâne şartı saymak.
  4. Adaleti topluluk içi dengenin merkezine yerleştirmek.
  5. Cömertlik, paylaşımcılık ve kolektif üretimi esas almak; mülkiyetçiliği reddetmek.
  6. Etik ve estetik değerlerin birliğini yaşamın her anına yedirmek.
  7. Birbirini ezmek yerine, komünal bir ruhla birbirini tamamlamak.
  8. Doğaya, emeğe ve yoldaşa derin bir sevgi ve saygı duymak.

Ana-kadın etrafında gelişen toplumun bu ahlaki değerleri, yazılı yasalardan değil, yaşamın içinden süzülerek sarsılmaz ilkelere dönüşmüştür. Komuta tarzımız ve militan duruşumuz, toplumsal doğayı zirveye ulaştıran bu ana-kadın ve klan ahlakını özümsemekle yetkinleşebilir.

 

Viyan Mardin Arkadaşın Şehit Berîtan Özgür Kadın Akademisi'nde verdiği dersten derlenmiştir. Devam edecek...